Şeyhu’l-İslam İbni Teymiyye rahimehullah, Kalbin Hastalıkları ve Tedavi Yolları


Şehvet ve aşk hastalığı ise kişinin kendisine zarar verecek şeyi sevmesidir. Onunla beraber kendisine yarar sağlayacak şeye buğzetmesi de bulunabilir.

Aşk, psikolojik bir hastalıktır. Şiddetli olduğu zaman vücudu etkiler veya melankoli  karasevda gibi bedensel hastalık olur, bu yüzden aşk için melankolik bir hastalıktır, denir, ya da zayıflama, kansızlık gibi bedensel bir hastalık olur.

Burada kastedilen, şüphesiz kalbin hastalıklarından olan aşktır. Kişinin kendisine zarar verecek şeyi sevmesinin kaynağıdır. Sahibi, tıpkı zarar veren şeyi canı çeken hasta gibidir. Ondan yemediği zaman acı çeker, yedirildiği zaman da hastalığı ilerler ve şiddetlenir.

Âşık da böyledir. Aşık olduğu kişiye kavuşması, görmesi, dokunması, dinlemesi ona zarar veriyor. Hatta onu düşünmesi, hayal etmesi bile zarar veriyor. Halbuki onun istediği de budur. Arzu ettiği şeyden alıkonursa, acı çeker ve ızdırap duyar. İstediği verilirse, hastalığı şiddetlenir ve daha çok acı çekmesine sebep olur.

Hadiste şöyle denir:

"Allah, mümin kulunu, biriniz hastasını yemek ve içmekten koruduğu gibi dünyadan korur". (Ahmed (5/42), Tirmizî (3/258), İbn Hibban (2/64)

İmam Ahmed'in Kitabu'z-Zühd'de rivayet ettiği Vehb'den yapılan rivayette Musa'nın Allah'a yakarmasında şöyle geçer:

"Allah şöyle buyurur:

Koyunlarını esirgeyen çobanın helak olacakları yerlerden koruduğu gibi, ben de veli kullarımı dünya nimetlerinden korurum, çobanın koyunlarını helak olacakları dinlenme yerlerinden koruduğu gibi ben de onları dünyaya yaslanıp gönül vererek yaşamalarından korurum. Onları korumam, kendilerini değersiz gördüğüm için değildir. Belki dünyanın yerine getiremediği ve hevesin söndüremediği ikramımdan tam ve bolca paylarını almaları içindir". (Ahmed, Kitabu'z-Zühd)

Şüphesiz hastanın iyileşmesi, hastalığın gitmesiyle, hatta o kötü sevginin kalbinden çıkmasıyla olur.

Aşk konusunda insanlar iki sınıftır.

- Kimileri, aşkın irade kapsamında olan şeylerden olduğunu söyler. Meşhur olan anlayış budur.

- Kimileri tasavvurlar ve hayal bozukluğu olduğunu söyler. Çünkü aşık olduğu kişiyi, zihninde canlandırdığı şekilde tasavvur eder. Bunlara göre, bu yüzden Allah aşık veya maşuk diye nitelenemez, çünkü bu şeylerden münezzehtir. Nitekim kendisinde hayal bozukluğu olan kişi için"mükemmel kişidir" denilmez.

Öncekilerden, tam sevgi olduğundan, Allah için de aşk sözcüğünün kullanılabileceğini söyleyenler vardır. Çünkü Allah sever ve sevilir.

Abdulvahid b. Zeyd'in şöyle dediği rivayet edilir:

"Kulum bana yakınlaşmaya devam eder ve birbirimize aşık oluruz".

Kimi tasavvufçuların görüşü budur.

Halbuki alimlerin büyük çoğunluğu / cumhur, Allah hakkında bu sözü kullanmazlar. Çünkü aşk, olması gerekenden çok olan aşırı sevgi demektir. Allah'ın sevgisinin sınırı yoktur ve aşılmaması gereken bir sınıra varması diye bir şey de olmaz.

Bunlar derler ki:

Aşk, mutlak olarak yerilmiştir. Kulun ve Allah'ın sevilmesinde kullanılması iyi olmaz. Çünkü burada övülen, sınırı aşan taşkın bir sevgidir.

Kaldı ki örfte aşk, bir kadını veya oğlanı sevmek için kullanılır. Aile, mal, vatan, makam, peygamberler ve salih kişiler gibi şeyleri sevmekte kullanılmaz.

Çok zaman ya yabancı kadını ve çocuğu sevmekle beraber meydana gelen haram bakış ve dokunma ile beraber olur ya da başka türlü haram fiille birlikte meydana gelir. Adamın, adaletsizliğe sevkedecek kadar kendisi için helal olmayan şeyleri yapacak yahut vacip olan şeyleri terkedecek şekilde karısını sevmesi gibi.

Bu durum çokça meydana gelir. Yeni karısını aşırı derecede sevdiğinden eski karısına haksızlık eder. Hatta yeni karısı için kendi dinine ve dünyasına zarar verecek şeyleri yapar.

Örneğin, hak etmediği halde ona mirastan özel pay ayırır veya Allah'ın belirlediği ölçüleri aşacak şekilde ona veya yakınlarına mal ve yetki tanır veya ona aşırı derecede harcama yapar yahut hem din hem dünyası açısından zarar verecek şekilde haram işler yapma yetkisi verir. Birlikte olması mubah olan bir kadının aşkı için bütün bunlar olagelmektedir.

Acaba birlikte olması haram olan yabancı kadın ve erkeklere beslediği aşk için hangi çamlar devriliyor?!

Bu aşkta ancak Allah'ın bilebildiği kadar bozukluk ve kötülük bulunmaktadır. Bu aşk, sahibinin hem din, hem dünyasını bozacak her türlü hastalığı ve bozukluğu içerir. Hatta aklını ve vücudunu da bozabilir.

Yüce Allah buyuruyor:

"Ey peygamberin hanımları! Sizler her hangi bir kadın gibi değilsiniz. Allah'tan sakınıyorsanız edalı konuşmayın, yoksa, kalbi bozuk olan kimse kötü şeyler ümit eder; daima ciddi ve ağırbaşlı söz söyleyin." (33 Ahzab/32).

Kalbinde şehvet hastalığı ve endam düşkünlüğü olan kişi, istediğinin cilvesi karşısında umutlanır. Umutlanma, bu istek ve arzuyu güçlendirir ve hastalık artar. Ama istediğinden ümidini kesmişse, elde etme umudunu öldürür, irade gevşer ve aşk da zayıflar. Çünkü insan, umutlanmadığı şeyi arzu etmek istemez ve iradeli olarak onun için davranmaz, belki kendi kendine konuşma olur. İrade ile beraber konuşma, bakma ve benzeri bir şey olursa, o zaman kişi günah işlemiş olur.

Kişi aşık olduktan sonra sabredip iffetini korursa, takvasından dolayı sevap kazanır. Şöyle rivayet edilir:

"Aşık olup iffetini koruyan, aşkını gizleyip sabreden kişi öldüğünde şehid olarak ölür"

Aslında bu, Yahya el-Kattan'ın Mücahid'ten, onun da İbni Abbas'tan merfu olarak rivayet edilen tartışmalı ve delil kabul edilemeyen bir rivayettir.

Ancak şeriatın delilleriyle biliyoruz ki; kişi bakış, söz ve fiil olarak haram şeylerden uzak durursa, haram bir şey söylememek için bunu gizleyip dillendirmezse, kullara şikayet etmek, ahlaksızlık işlemek, sevgilisi ile gayri meşru şekilde buluşmak gibi yollardan kaçınırsa, musibete uğrayan kişinin acılarına sabrettiği gibi Allah'a itaat eder, ona isyandan sakınır ve içindeki aşk ateşine katlanarak sabrederse, Allah'tan korkmuş ve sabretmiş olur.

Yüce Allah buyuruyor:

"..şüphesiz kim kötülükten sakınır ve sabrederse bilsin ki Allah iyi davrananların ecrini katiyen zayi etmez .." (12 Yusuf/90)

Haset ve kalbin diğer hastalıkları da bu şekildedir.

Allah'ın nefret ettiği şeyi kişinin canı istediğinde Allah'tan korkarak ondan alıkoyuyorsa, şu ayetlerin kapsamına girenlerden olur:

"Ama kim Rabbinin azametinden korkup da kendini kötülükten alıkoymuşsa, varacağı yer şüphesiz cennettir." (79 Naziat/40-41)

Kişinin canı bir şeyi sevdiği zaman onu mümkün olan yolla elde etmeye çalışır. Hatta tümü o amacın makamları olan birçok işler için gayret eder.

Kim kötülenmiş şekilde sever veya yerilmiş şekilde buğzeder ve onu işlerse, günahkar olur.

Örneğin; kendisine haset ettiği için birine buğzetmesi veya haklarını vermeyerek veya haksızlık yaparak onunla ilgili kişilere eziyet ederse yahut aynı telden çaldığı için birini sever ve onun için haram bir işi işlerse veya Allah için emredilen bir şeyi Allah için değil de, o kişi için yaparsa günah işlemiş olur. Bu tür hastalıklar insanda çok olur. İnsan, bir şeye buğzettiği için sırf vehim ve hayalden hareketle birçok şeye buğzedebiliyor.

Aynı şekilde, bir şeyi sevebilir ve onu sevdiği için de sırf vehim ve hayalden haraketle birçok şeyi sevebiliyor. Şairin:

"O, siyahları sevdiği için ben de severim, hatta onun için siyah köpekleri bile severim" dediği gibi.

Adam, kara kızı sevmiş, ondan dolayı da köpeklerin siyah rengini bile sevmiş!

Bütün bunlar irade ve tasavvurunda kalbin hastalıklarındandır.

Kalplerimizi her türü hastalıktan kurtarmasını Allah'tan dileriz, ahlakın, heveslerin ve tedavilerin kötülerinden O'na sığınırız.

Asıl Olarak Kalp, Allah'ı Sevmek İçindir

Asıl olarak kalp, Allah'ı sevmek içindir. Allah, insanları bunun üzerine yaratmıştır.

Buhârî ve Müslim'in rivayet ettiği hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:

"Doğan her çocuk fıtrat üzere doğar, sonra annesi babası onu yahudi, hıristiyan veya mecusi yapar. Tıpkı hayvanın organları tam bir yavru doğurması gibi, onda eksik bir taraf görüyor musunuz?".

Sonra Ebu Hureyre, isterseniz şu ayeti okuyun der:

"Hakka yönelerek kendini Allah'ın insanlara yaratılışta verdiği dine ver. Zira Allah'ın yaratışında değişme yoktur; işte dosdoğru din budur, fakat insanların çoğu bilmezler." (30 Rum/30)

(Tirmizî (4/124), İbn Mâce (2/1314), Ahmed (5/231)

Yüce Allah, insanları yalnız kendisine ibadet etmek ve sevmek üzere yaratmıştır.

Fıtrat / ilk yaratılış değiştirilmezse, kalp Allah'ı bilir, onu sever ve yalnız ona ibadet eder.

Ne varki anne babasının yahudi, hıristiyan veya mecusi yapması gibi zamanla onun fıtratı bozulur. Bütün bunlar, organın kesilmesiyle vücudun bozulduğu gibi, kalbin üzerinde yaratıldığı yaratılışı / fıtratı değiştirir. Ama daha sonra onu fıtrata döndürecek biri yol gösterirse, ilk yaratılışına dönebilir.

Peygamberler, fıtratı değiştirmek ve saptırmak için değil, pekiştirmek ve egemen kılmak için gönderilmişlerdir.

Kalp, yalnız Allah'ı seviyor ve dini ona halis kılıyorsa, aşk bir yana, hiçbir zaman başkasını sevme sevdasına tutulmaz. Allah'tan başkasına aşık olması, yalnız Allah'a olan sevgisinin azlığındandır.

Yusuf, yalnız Allah'ı sevdiği ve dini ona halis kıldığı için baştan çıkarmaya çalışan kadının aşkına boyun eğmedi. Onun hakkında Yüce Allah şöyle buyurur:

"And olsun ki kadın Yusuf'a karşı istekli idi; Rabbin'den bir işaret görmeseydi Yusuf da onu isteyecekti. İşte ondan kötülüğü ve fenalığı böylece engelledik. Şüphesiz o bizim çok samimi kullarımızdandır." (12 Yusuf/24)

Vezirin karısı ve halkı ise, müşrikti. Onun için aşka müptela oldu. Kim aşka müptela olursa, iman ve tevhidinin eksikliğinden olur. Çünkü Allah'a yönelen ve aşk konusunda Allah'tan korkan kalbi aşık olmaktan şu iki etken alıkoyar:

- İlk olarak, Allah'a yönelmesi ve onu sevmesi, kendisini aşktan alıkoyar. Çünkü bu, her şeyden daha lezzetli ve hoştur. Allah sevgisinin yanında onunla rekabet edecek veya devre dışı bırakacak başka bir sevgi olamaz.

- İkinci olarak, aşkla bağdaşmayan Allah korkusu, kendisini alıkoyan Aşık olsun veya olmasın, kim bir şeyi severse, bu sevgi onu başka sevgiden alıkoyar ve onu kaybetme korkusuyla diğer sevgiden yüz çevirir.

Kul için Allah başka her şeyden daha sevimli ise ve her şeyden daha çok ondan korkuyorsa, gaflet zamanı veya bu sevgi ve korkunun zayıflık anı dışında Allah sevgisi yanında aşk veya rekabet olmaz.

Gaflet veya Allah sevgisi ve korkusunun zayıflaması da; farzları yerine getirmemek ve haramları işlemek sebebiyle olur.

Çünkü iman Allah'a itaatla artar ve isyanla eksilir. Allah'a itaat ederek ve ondan korkarak kul ne kadar itaat ederse, yine onu severek ve ondan korkarak itaatsizliği ne kadar terkederse, ona sevgisi artar ve ondan korkusu çoğalır. Böylece kalbindeki başkalarına olan sevgi ve korku kaybolur.

Vücudun hastalıklarında da durum böyledir. Vücudun sağlığı, benzeriyle korunur ve hastalığı zıddı ile önlenir.

Kalbin sıhhati/sağlığı da imanla olur ve onunla korunur. Bu da kalbe iman kazandıran "faydalı ilim" ve "salih amelle" olur. Bunlar kalbin gıdalarıdır.

İbni Mesud'dan merfu ve mevkuf olarak rivayet edilen hadiste şöyle buyrulur:

"Ziyafet veren herkes, ziyafetine katılımların olmasını ister, Allah'ın ziyafeti de Kur'andır". (Ebu Ubeyd el-Kasım İbnu Sellan "Fezailu'l-Kur'an"da rivayet etmiştir.)

Ziyafet veren Allahtır ve Kur'an kullarına verdiği ziyafettir.

Gecenin seherinde, ezan ve kaamet vakitlerinde, sucud anlarında ve namazların ardında Allah'a yapılan istiğfar ve tevbeli yönelişler neticesinde Allah insana ölünceye kadar güzel bir mükafat verir. Hem gündüz, hem uyumadan önce insanın Allah'ı anması (virdi) olmalıdır. Önüne çıkan engellere karşı sabretmelidir. Çünkü çok geçmeden Allah onu bir şekilde destekler ve kalbine imanı yazar.

Beş vakit namazı şekil ve içerik olarak tam yerine getirmeye çalışmak gerekir. Çünkü namaz dinin direğidir. "La havle vela kuvvete illa billah (güç ve kuvvet ancak Allah'tandır)" müminin sığınağı olmalıdır. Çünkü bu sözle ağırlıklara katlanılır, sıkıntılar çekilir ve üstün hallere ulaşılır.

Kul, Allah'a dua ve istekten usanmamalıdır. Acele etmediği sürece kulun dua ve isteği karşılık görür. Şu kadar zamandır dua ediyorum, duam kabul olmadı, dememeli, sabrın sonunda zaferin, sıkıntının ardında ferahın, zorluğun yanında kolaylığın olduğunu bilmelidir. Hiçbir kimse sabır göstermeden en büyük ve en küçük hayırdan bir şey elde edemez.

Alemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun,

İslama ve sünnete kavuşturduğu için hamd ve minnet onadır.

Açık ve gizli nimetlerini kullarına veren odur. Yüceliğine ve büyüklüğüne yakışan şekilde ona sonsuz şükürler olsun.

Allah'ın salatı ve selamı Muhammed'e, aile fertlerine ve ashabına, müminlerin anneleri temiz eşlerine ve kıyamet gününe kadar onlara ihsan ile uyanlara olsun.

İnsanın Durumunun Düzelmesi Adaletle, Bozulmasıda Zulümle Olur

Defalarca belirttiğimiz gibi insanın durumunun düzelmesi adaletle, bozulması da zulümle olur.

Yarattığı zaman Allah insanı düzenli ve adaletli bir şekilde yaratmıştır. Vücudun sağlık ve afiyeti, organlarının ve vücut bileşiminin adaletli olmasında olduğu gibi, hastalığı da bunun bozulması ile ve sapması ile olur.

Kalbin istikameti, itidali, adaleti, sağlığı, afiyeti, düzelmesi ve bunlara bağlı kalması da bu şekildedir.

Yüce Allah, kalplerin hastalıklarını ve şifasını Kur'an'ın birçok yerinde belirtmiş ve sünnet gündeme getirmiştir. Yüce Allah münafıklarla ilgili olarak şöyle der:

Kalplerinde hastalık vardır, Allah onların hastalığını artırmıştır. Kalplerinde hastalık olanların onlara koştuğunu görürsün", Onlarla savaşın ki Allah sizin elinizle onları azaplandırsın, rezil etsin ve sizi üstün getirsin de müminlerin gönüllerini ferahlandırsın, kalplerindeki öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah Bilendir, Hakîmdir.

(Tevbe Suresi Ayet 14-15).

"Şüphesiz size Rabbinizden bir öğüt ve kalplerde olanlara bir şifa gelmiştir." Kur'andan müminlere rahmet ve şifa olan ayetleri indiririz"." De ki, o, müminler için hidayet ve şifadır"."Ey peygamberin hanımları! Sizler her hangi bir kadın gibi değilsiniz. Allah'tan sakınıyorsanız edalı konuşmayın, yoksa, kalbi bozuk olan kimse kötü şeyler ümit eder; daima ciddi ve ağırbaşlı söz söyleyin.

 (Ahzab Suresi Ayet 32)

Münafıklar/İkiyüzlüler, kalplerinde fesat bulunanlar, şehirde bozguncu haberler yayanlar, eğer bundan vazgeçmezlerse, and olsun ki, seni onlarla mücadeleye davet ederiz; sonra çevrende az bir zamandan fazla kalamazlar.

 ( Ahzab Suresi Ayet 60)

Münafıklar/İkiyüzlüler ve kalplerinde hastalık olanlar: "Allah ve peygamberi bize sadece kuru vaadlerde bulundular" diyorlardı." (Ahzab Suresi Ayet 12)

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:

Bilmiyorlarsa, sormaları gerekmez miydi? Sormak, aciz olanın, cehaletin şifasıdır / ilacıdır. (Ebû Dâvûd (1/240) İbn Mâce (1/179)

Reşid İmam Malik'e:

Ey Malik, beni şimdi iyileştirdin" demiştir.

Buhârî, İbni Mesud'dan şöyle rivayet eder:

Allah'tan korktuğu sürece kişi hayır içindedir, bir şeyin tefsirinde şüpheye düşerse, birine sorar ve şifa bulur. Allah'a yemin ederim ki neredeyse onu da bulamayacaktır".

(Buhârî (6/119)

Yüce Allah'ın kalplerin hastalıklarından belirttiği şeyler, kalbin ölümü, yaşaması, işitmesi, görmesi, akletmesi, dilsizliği, sağırlığı ve körlüğü mesabesindedir.

Kalbin Hastalıkları İki Çeşittir

Amacımız kalbin hastalıklarını bilmektir. Bunlar da iki çeşittir;

1 - His (duyu) bozukluğu,

2 - Doğal / tabii hareketin ve ona bağlı olarak iradenin bozukluğu.

Her ikisi de kişiye acı ve azap verir. His, iradeli ve doğal hareket zamanında kişi lezzet ve nimet tattığı gibi, bunun bozulması halinde de acı ve azap duyar. Onun için nimet, Allah'ın kuluna verdiği ve ona lezzet ve rahatlık veren naim'den gelmedir.

Sonra o gün (size verilen) nimetten sorulacaksınız" (102 Tekasür/8) buyurmuştur.

Yani nimetlere karşı şükredip etmediğiniz sorulacaktır.

Lezzet duymanın sebebi; uygun olanın hissedilmesi, acı duymanın sebebi de; aykırı olanın hissedilmesidir.

Lezzet ve elem, hissetme ve idrak etmenin kendisi değildir. Sadece ikisinin sonucu, ürünü, amaç ve gayesidir.

Aykırı bir etkenle bazan ağrısı kesilirse de, hastalık acı verir. Hastalığı gerektiren şey, en ufak bir kışkırtıcı ile harekete geçer. Onun için hastalıkta mutlaka acı veren sebebin olması gerekir. Acı da, aykırı olan etkenin varlığı ile yok olur.

Kalbin manevi lezzet ve elemi, vücudun maddi lezzet ve eleminden daha büyüktür. Vücudun hastalanması sebebiyle bedenlerde meydana gelen acı türünden acı orada da meydana gelebiliyorsa da, bu başka bir şeydir.

Onun için kalbin hastalanması ve şifası, vücudun hastalanması ve şifasından daha önemlidir. Bu hastalık, bazan şüpheler türünden olur.

 Kalbinde (şehvetten arız) hastalık bulunan kimsede arzu uyanabilir (Ahzab Suresi Ayet 32) dediği gibi

Haraiti'nin "Kitabu İ'tilali'l-Kulubi bi'l-Eh-vai" kitabında belirttiği gibi, münafıkların kalplerindeki hastalık bu türdendir, yani inancın ve iradelerin bozukluğu hastalığıdır.

Zulme uğrayan kişinin kalbinde hastalık vardır. O da başkasının kendisine zulmetmesinin yol açtığı elemdir. Hakkını ondan aldığı zaman kalbi rahatlar.

Yüce Allah'ın:

"Onlarla savaşın ki Allah sizin elinizle onları azaplandırsın, rezil etsin ve sizi üstün getirsin de müminlerin gönüllerini ferahlandırsın, kalplerindeki öfkeyi gidersin.

 (Tevbe Suresi Ayet 14) buyurduğu gibi.

Kalbin öfkelenmesi, duyduğu elem ve eziyeti gidermek içindir. Eziyet gider ve elem yok olursa, hakkını alır ve öfkesi diner.

İnsanın kulağı ile işitmemesi, gözü ile görmemesi ve dili ile konuşmaması onun için yararlarının kaçmasına ve zararların gelmesine yol açan bir hastalık olduğu gibi, kalbi ile işitmez, görmez ve hakkı batıldan, hayrı şerden, doğruyu yanlıştan ayıramaması da en büyük hastalıklarından olur.

Oburca çok yemek veya toprak gibi şeyleri yemesi nasıl zarar veriyorsa, gittikçe acısını artıran bu bozukluğu kayboluncaya kadar yese de yemese de, bu acısı devam eder.

Bir yüze, başkanlığa veya mala aşık olması gibi, yararı olmayan bir aşka müptela olduğu zaman, arzusuna ulaşmadığı sürece kişi acı ve ızdırap çeken bir hasta olur. Halbuki arzu ettiğini elde etmesi ona daha çok hastalık ve ızdırap getirir. Tıpkı hastanın muhtaç olduğu yemek ve içmekten nefret etmesi, böylece acısının sürmesi ve yemek içmekten kaçınmasının acı ve ızdırabının da devam etmesine ve nihayet ölmesine yol açması gibi.

Kişi, kendisine yarar sağlayacak ve zarardan koruyacak şeylerden nefret etmeyi bırakıncaya kadar ızdırap çekmeye devam eder. Allah kendisine şifa vermedikçe de ızdırabı daha sonra gittikçe artacaktır.

Allah'ın verdiği nimeti başkasının üzerinde görmeyi çekemeyerek kişinin başkasını kıskanması da, sağlıklı kişilerin yeme içmelerine buğzetmesi ve yediklerini görmeye bile dayanamaması gibidir. Haset ettiği kişiye hakkını vermekten nefret etmesi de, hastanın kendisine yarayan yemek ve içmekten nefret etmesi gibidir.

Kişide itidal ve sağlık sınırını aşan sevgi ve nefret, vücutta sağlık ve itidal sınırını aşan şehvet ve nefret gibidir.

Kalbin körelmesi ve gerçekleri duymayacak şekilde sağırlaşması, yarar ve zarar verecek şeyleri seçememesi, vücudun olayları görecek, dile getirecek, yararlı ve zararlıyı birbirinden seçemeyecek kadar gözünün körelmesi, dilsizleşmesi ve sağırlaşması gibidir.

Gözü görmeyen kişinin gözü açıldığı zaman rahatlama, afiyet ve sevinç duyması nasıl büyük bir olay ise, kalbin görmesi ve gerçekleri kavraması da o kadar büyüktür.

Kaldı ki kalbin gerçekleri görüp kavraması ile baş gözünün görmesi arasında ancak Allah'ın bildiği kadar büyük fark vardır.

Burada söylenenlerden maksat, iki hastalığı birbirine benzeterek açıklamaktır. Çünkü: dinlerin tıbbı, bedenlerin tıbbı ile paraleldir.

Dinlerin Tıbbı, Bedenlerin Tıbbı İle Paraleldir

Süleyman b. Abdülmelik, Ebu'd-Derda'ya şöyle yazmıştır:

"Duyduğuma göre doktorluk yapıyormuşsun, sakın öldürme. Allah, göğüslerde olan hastalıklara Kur'an'ı şifa olarak indirdi. "Kur'an'dan inananlara rahmet ve şifa olan şeyler indiriyoruz. O, zalimlerin ise sadece kaybını artırır (İsra SuresiSuresi Ayet 82) buyurdu.

Biliyorsun, şifa, deva arayan için olur. Bunlar da müminlerdir. Kalplerinin hastalığını Kur'an'la tedavi ettiler".

Vücudun hastalığı, şehvet ve nefretin normal sınırını aşmasıyla olur. Bu da elde edilemeyen yahut yarar sağlayan şehveti öldüren veya yarar sağlayandan nefrete yol açan veya nefret edilmesi gerekenden nefret etmeyi öldüren, dolayısıyla idrak ve hareket gücünü zayıflatan şehvettir.

Kalbin hastalanması da böyledir. O da sevme ve nefret duymanın itidal  nomal sınırını aşmasıyla olur. Bu da Yüce Allah'ın:

Allah'tan bir yol gösterici olmadan, yalnız kendi hevasına uyandan daha sapık kim olabilir?

 (Kasas Suresi Ayet 50)

Hayır, zulmedenler bilgisizce hevalarına uydular.

(Rum Suresi Ayet 29) buyurduğu heveslerdir.

Vücut, doktorun tavsiyesine uymayarak canının çektiğini yaptığı zaman itidalin dışına çıkmış olduğu gibi, kalp de kendisine yarar sağlayacak ve zarar verecek şeyleri bilmeyecek kadar idrak gücünü yitirebilir.

Cahil hastalar, rahat ve lezzete bir an önce kavuşmak için canlarının çektiğini yerler, perhiz yapmazlar ve acı ilaçları içmezler, ama ondan sonra dayanılmaz acılar çekerler veya sonunda canları çıkar.

Cahil insanlar da kendilerine bu şekilde zulmederler. Lezzet duydukları ve zevk aldıkları şeyleri bir an önce elde etmek isterler ve hoşlarına gitmiyor, diye kendilerine yarar sağlayacak şeyleri terkederler. Bu da onlara dünyada veya âhirette ağır cezalar, acılar ve helak getirir.

Takva fayda sağlayan işi yaparak zarar verecek şeyden sakınmak  perhiz yapmaktır.

Zararlı şeyden sakınmak, yararlı olanı kullanmayı  işlemeyi gerektirir. Yararlı olanı kullanırken kişi aynı zamanda zararlı olanı da kullanmış olabilir. O taktirde sahibi takva sahiplerinden olmaz. (Yani bir insan hem iyi hem kötü amel işlemiş olabilir)

Ama hem yararlıyı, hem zararlıyı terketmek olmaz. Kişi normal beslenmekten aciz ise, mahvoluncaya kadar ele geçirdiği zararlı maddelerle beslenmeye devam eder. Onun için akibet, takvanın ve muttakilerin olur. Çünkü kendilerine zarar veren şeylere karşı korunur  perhiz yaparlar. Onların sonu İslam ve ikramdır.

İlaç içmek ve perhiz yapmak gibi, zor gelen salih amelleri işlemekten dolayı başlangıçta bir acı duyabilirler.

Yüce Allah buyurur:

Savaş, hoşunuza gitmediği halde size farz kılındı. Olabilir ki hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinizedir ve ihtimal ki sevdiğiniz bir şey sizin kötülüğünüzedir. Siz bilmezsiniz, Allah bilir.

(Bakara Suresi Ayet 216)

Canının çektiği batıl amellerin çokluğu karşısında kendini dizginlemekten dolayı acı duyabilirler.

Yüce Allah buyurur:

Ama kim Rabbinin azametinden korkup da kendini kötülükten alıkoymuşsa, varacağı yer şüphesiz cennettir.

( Naziat Suresi Ayet  40-41)

Allah bu iki taifeden birini size vadetmişti; siz, kuvvetsiz olanın size düşmesini istiyordunuz.

(Enfal Suresi Ayet 7)

Kim perhiz yapmaz / korunmazsa, sonunda kendisine zarar verir. Hafiften başka şeyleri de karıştırarak yarar sağlayan şeyleri yapanların durumu, hiçbir şey yemeyerek ve gizlice bir şey almayarak tam perhiz yapmalarından daha iyidir, çünkü hiç beslenmeden tam perhiz yapmak, vücudu hasta eder. Kötülükleri terkedip iyilikleri işlemeyen kişinin durumu da böyledir.

"Kaidetun Kebiretun" bölümünde, tür olarak iyilikleri işlemenin, kötülükleri terketmekten daha yararlı ve tür olarak beslenmenin, hiç beslenmeyerek perhiz yapmaktan daha iyi olduğunu belirtmiştik.

Birincisinin bizzat kendisi amaç olduğu halde ikincisi diğeriyle beraber dolaylı olarak amaçtır.

Gerekli olan, meydana gelmeden önce hastalık sebeplerinden korunmak ve meydana geldikten sonra yok etmek olduğu gibi, kalbin hastalıkları da bu şekilde olup önce hastalanmaktan korunması ve hastalandıktan sonra da hastalıktan kurtarılması ve sürekli korunması gerekir.

Sağlık  sıhhat, benzeriyle korunur ve hastalık zıddı ile yok edilir.

Kalbin sağlığı; benzer şeyler kullanılarak korunur, yani Allah'ı anmak, tefekkür ve belirlenmiş ibadetleri yapmak gibi iman ve ilmi güçlendirecek şeylerle korunur. Zıddı ile de giderilir.

Şüpheler, delillerle, batıl sevgisi de ondan nefret etmek ve hakkı sevmekle giderilir.

Onun için Yahya b. Ammar şöyle der:

İlimler beştir

1 - Biri dünya hayatı olup tevhid ilmidir.

2 - Biri, dinin gıdasıdır. O da Kur'an ve sünnetin manalarını düşünmektir.

3 - Biri, dinin ilacıdır. O da fetva bilgisidir ki, İbni Mesud'un dediği gibi, kulun başına bir musibet geldiği zaman ondan iyileştirecek birine ihtiyaç duyar.

4 - Biri de dinin hastalığı bilgisidir ki sonradan uydurulan şeylerdir.

5 - Biri de dinin ölümü bilgisidir ki büyü / sihir ve benzeri şeyler bilgisidir".

Sağlığın Korunması Benzeriyle Hastalığın Giderilmeside Zıddı İle Olur

Sağlığın Korunması Benzeriyle Hastalığın Giderilmeside Zıddı İle Olur.

Bu, hem vücudun biyolojik hastalığı, hem kalbin dinsel psikolojik hastalığı için aynıdır.

Buhârî ve Müslim'in rivayet ettiği hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:

"Her çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra annesi babası onu yahudi, hıristiyan veya mecusi yapar. Tıpkı hayvanın, vücut organları tam yavru doğurması gibi, onda herhangi bir organ eksikliği görüyor musunuz?".

Ebu Hureyre, sonra:

Hakka yönelerek kendini Allah'ın insanlara yaratılışta verdiği dine ver."Zira Allah'ın yaratışında değişme yoldur; işte dosdoğru din budur, fakat insanların çoğu bilmezler." (Rum, 30) ayetini okuyun, dedi. (Buhârî (3/235), Müslim (4/2047), Ahmed (2/233), Ebû Dâvûd (5/86) Malik (1/241) Tirmizî (3/303)

Yüce Allah buyuruyor:

"Göklerde ve yerde olanlar O'nundur; hepsi O'na boyun eğmiştir. Önce yaratan, ölümünden sonra tekrar dirilten O'dur. Bu, O'nun için daha kolaydır. Göklerde ve yerde olan en üstün sıfatlar O'nundur. O, güçlüdür, Hakim'dir.

Allah size kendinizden bir misal vermektedir: Size verdiğimiz rızıklarda, emrinizde bulunan kölelerinizin de eşit surette hak sahibi olmalarına razı olur ve birbirinizi saydığınız gibi bu ortaklarınızı sayar mısınız ? Düşünen millete ayetleri böylece uzun uzadıya açıklarız.

Hayır; zulmedenler, körü körüne kendi heveslerine uymuşlardır. Allah'ın saptırdığı kimseleri kim doğru yola eriştirebilir? Onların yardımcıları da yoktur.

Hakka yönelerek kendini Allah'ın insanlara yaratılışta verdiği dine ver."Zira Allah'ın yaratışında değişme yokdur; işte dosdoğru din budur, fakat insanların çoğu bilmezler." (30 Rum/26-30).

Yüce Allah, kullarını yalnız kendisine ibadet etmek ve başka hiçbir şeyi ortak koşmamak olan hanif yaratılış üzerinde yarattığını bildirmiştir.

Bu (ibadet / kulluk), kalbin tabii / doğal, salim, doğru, mu'tedil / dengeli hareket etme halidir.

Bunu terketmek, büyük bir zulümdür ve böyle yapanlar bilgisizce heveslerine uyan kişilerdir.

Kalbin sağlıklı olması demek olan bu fıtratın ve yaratılışın; ilim ve amel olarak üzerinde yaratıldığı benzer şeylerle, yani azık ve besinlerle beslenmesi gerekir.

Onun için dinin tamamı, indirilen şeriatla pekiştirilmiş (olgunluğa ermiş) fıtratla olur. O da Allah'ın sofrasıdır.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor:

"Ziyafet veren herkes, zifayetine katılımların olmasını ister, Allah'ın ziyafeti de Kur'andır". (Ebu Ubeyd el-Kasım İbnu Sellan "Fezailu'l-Kur'an"da rivayet etmiştir.)

Bu, Allah'ın gökten indirdiği su gibidir. Kur'an ve sünnette gökten indirilen suya benzetilir.

Fıtratı değiştiren ve kalbi istikametinden çıkaranlar, kalpleri hasta yapan ve öldürmeye çalışanlardır. Allah, Kitab'ını kalplerde olan hastalıklara şifa olarak indirmiştir.

Dünyada müminin başına gelen musibetler, vücudun çektiği acılar gibidir. Vücut onlarla sağlığına kavuşur ve bozuk bileşimlerden kurtulur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:

"Müslümanın çektiği acı, ızdırap, keder, hüzün, sıkıntı ve eziyet, hatta ayağına dikenin batması karşılığında mutlaka Allah onun günahlarını siler". (Buhârî (10/103), Müslim (4/1992), Tirmizî (2/220)

Bu da "Kim bir kötülük işlerse, karşılığını görür" (4 Nisa/123) ayetinin belirttiği gerçektir.

Kim dünyada bu hastalıklardan arınmaz ve sağlığına kavuşmazsa, âhirette Allahın azabı onu arındırır. Tıpkı vücut kimyası bozulan ve zararını azaltmak için ilaçlar kullanmayıp mahvolan kişinin durumu gibi. Onun için haberde şöyle denir:

"Hasta için "Allah'ım, ona acı" dediklerinde, Allah: "kendisine rahmet ettiğim bir şeyden dolayı ona nasıl acırım?" buyurur.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:

"Hastalık, kuru ağacın yapraklarını döktüğü gibi, hasta kişinin günahlarını döker". (Ahmed, Ebu Ya'la ve Bezzar rivayet etmiştir. Bak Mecmau'z-Zevaid (2/300)

Salgın hastalık, karın ağrısı, göğüs ağrısı gibi hastalıklardan ölen kişiler, suda boğulan, yangında veya enkaz altında ölenler şehid sayıdığı gibi, kalbin hastalıkları da bu şekildedir.

Hastalık durumlarında kişi rabbinden korkar ve ölünceye kadar sabrederse, şehid sayılır. Allah'tan korkan ve öldürülünceye kadar sabreden korkak kişi gibi. Çünkü korkaklık ve cimrilik, kalp hastalıklarındandır. Onlara kişi boyun eğerse, kendisine acı verir, boyun eğmezse vücut hastalıkları gibi acı çektirir.

Aşk da böyledir.

"Aşık olup iffetini koruyan ve aşkını gizleyip sabreden kişi, ölürse şehid olur" diye söylenir.

Aşk, psikolojik bir hastalıktır, tıpkı hastayı zarar verecek şeyleri yemeye sürüklediği gibi, kişiyi zarar verecek şeylere sürükler. Hevesine boyun eğerse, hem dünyada hem âhirette azabı katmerleşir. İffetini koruyarak ve aşkını gizleyerek hevesine boyun eğmezse, içten içe hastalanır ve acı çeker. Bu hastalıktan ölürse şehid olur. Aşk onu cehenneme çağırır, kendisi ise dizginlemeye çalışır. Cimri kişiyi de canı cennetten alıkoyar, ama kendisi onu sürükler.

Bu hastalıklarla beraber iman ve takva olursa, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in buyurduğu gibi olur:

Allah'ın mümin için vereceği her hüküm onun için hayırdır. Sevindirici bir şey olursa, şükreder ve hayır kazanır, üzücü bir şey olursa sabreder ve hayır kazanır (Müslim (4/2295), Ahmed (4/332)

Alemlerin rabbine hamd olsun, Muhammed'e, aile fertlerine ve ashabına selat ve selam olsun.

Son Fotoğraflar

Tüm Fotoğraflar